Trabzon gezimizin akşamında Katharina ile Arhavi semalarına doğru yol aldık. O kadar yorgunduk ki yemek yeyip, biraz sohbet ettikten sonra yataklara attık kendimizi.

Her ne kadar benim için işkence de olsa, ertesi gün sabah erkenden uyandık. Kathi’nin odaya elli kere gelip “Morning Yeşim!” deyişinden sonra “Artık kalk” dedim kendime. Sabahın güzel güneşini kaçırmamak için erkenden kendimizi sahile vurduk. Tüm sahil boyu limana kadar yürüdük. Şansımıza yedi gün boyunca hava çok güzeldi.

Daha önce burası için biri “Norveç mi?” diye sormuştu. Hayır, burası mavi ile yeşilin birleştiği cennetin kalbi: Arhavi!

Sahil şeridindeki kayalıkların ilerisinde dalga kıran uzantısı var. Her sabah buraya gelip bir saat oturduk ve içimizdeki negatif enerjiyi denize saldık. Sessizlik ve denizin sakinliği huzur vericiydi.

Aşağıdaki fotoğraflardaki gemi ben bildim bileli böyle batık… Tarihi eser olarak gelen turistlere gösteriyoruz. Hep merak etmişimdir içinde ne var diye. Böyle hep uzaktan baktım. Altında ne olacak işte, canlılığa yeni yaşam alanı. Merak işte. Macera olsun bizimkisi de.

  • Yeşil ve mavi, muhteşem Arhavi
  • Yeşil ve mavi, muhteşem Arhavi
  • Yeşil ve mavi, muhteşem Arhavi
  • Yeşil ve mavi, muhteşem Arhavi
  • Yeşil ve mavi, muhteşem Arhavi
  • Yeşil ve mavi, muhteşem Arhavi
  • Yeşil ve mavi, muhteşem Arhavi
  • Yeşil ve mavi, muhteşem Arhavi

Hah! Üstte dalga geçerken tarihi bir eserimiz yok mu sanıyorsunuz? Olmaz mı? 1932 tarihli cami yıllar sonra restore edilerek, bu son haline getirildi. Çok büyük değil ama şirin. Bu arada bu kadar önünden geçiyordum hiç girmemiştim. K. sayesinde içini gördüm. Bu şekilde kaç camiye girdim bilemezsiniz. Gördüğümüz tüm camilerin içine baktık.

Bu kadar dolaşmanın ardından yavaştan hava kararıyordu. Kahvelerimizi yudumladıktan sonra akşam da Arhavi’nin gece hayatına dalalım dedik. Tek alkollü mekânı olsa da gittiğimiz her akşam çok eğlendik. Alkollü mekânın olmaması böyle bir antipatinin olmasından değil. Böyle güzel manzarası, sahil keyfi varken neden kapalı duvarlar ardına saklanalım ki…

Ve Amazonlar doğar…

Şehir merkezinden sonra hedefimiz doğaya kucak açmaktı. Peder de köye odun kesmeye çıkacakmış amcamla; biz de onunla atladık pikaba derken pikap bozuldu yolun ortasında. Sonra amcam, yıkık dökük arabasını getirdi ve yola engelsiz devam ediyoruz derken babam müziği açtı. Lakin dımtıs 300 500 bar parçalarının bu arabada ne işi var diyordum ki daha 18’ine girmemiş kuzenimin arabayı fazlaca kullandığını anladım. Babamlar odun keserken biz de orman içine yürüyüş yapalım dedik. Ve Amazonlar doğar…

Köy gezmeleri bitmiyor…

Bayramın ilk günü anneannemi ziyarete gittik. Tatil vesilesi ile köy kalabalıktı. Herkes ailesini ziyarete gelmişti. Daha sonra Kathi ile dereye doğru yürüyüş yapmaya karar verdik.

Arhavi’de görülmesi gereken bir yer de “Çifte Köprü“. Osmanlı’dan kalma… Bulunduğu yerin manzarası da süper. Dönmeden bir gün önce babam götürdü. Yukarısında “Mençuna Şelalesi” var ama zamanımız kalmadı.

Eğlenceli ve dolu dolu geçen bu geziden sonra İstanbul’a otobüsle dönmeye karar verdik. 20 saatlik yolculuğun ardından nefret ettim otobüslerden. Hangi akla uydumsa artık. K için gerçekten ilginç ve çok daha dolu bir tatil oldu. Tatmadığı birçok yemeyi, görmediği ağaçları bile gördü. Türkçesini ilerletti ve bir sürü yeni insanlarla tanıştı. Anneannemlerdeyken evinde hissetti ve bizimkiler çok sevdi. Fahri Arhavili ilan ettik. Zaten en son yolculuktan önce dergi almaya giderken adamın birine selam verdi. Dedim “Kim o nereden tanıyorsun, ben tanımıyorum!“, “Daha önce konuşmuştuk” dedi. Sonra arabaların neden sürekli kornaya bastıklarını anladı, Almanya’da Türklerin bu huyuna anlam verememiş. Trafikte kimi zaman korna “Naber lan?” anlamına gelebiliyor.

Arhavi Tarihi Cami
1932 tarihli cami yıllar sonra restore edilerek, bu son haline getirildi.

Bu da kim?

İlginçtir Arhavi’de ilk defa siyahî birini gördüm. Bankamatikte sıra beklerken uzaktan siyah bir kadın bağırarak çok iyi bir İngilizce ile bir şeyler diyordu. Sonra İngilizce bilen çıkmamıştır, yardıma ihtiyacı vardır diye yanına gittik. Yanında bir iki parça eşyaları vardı. Uzun boylu ve uzun elliydi. Ellerindeki yüzükler inanılmaz güzeldi. Dilenci olmadı*ğı kesindi. “Do you need help” der demez oboww kadın nasıl terslemeye başladı bizi. Nazik olmaya çalıştım ve yardımdan ziyade “arkadaş olalım mı” diyerek yardım etmeye çalıştım. Kadın sürekli bağırdı, kovdu ve siz Almansınız dedi. K zaten sapsarı sırıtıyor. Ben dedi Yahudiyim, sizler hebele höbele diye sövmeye başladı. “Ben buralıyım; bu şehirdenim. İstersen göstereyim” dedim ama inanmadı. “Sen Russun” dedi. Kadını inandıramadım. Baktık nafile geri döndük.

Sonra aşağıda taksiciler “Ne dedi?” diye sordu. Bir haftadır buradaymış ve sürekli ters davranıp sokakta bağırıyormuş. Nasıl geldiği belli değil. Bir şeyin peşindeymiş. Çocuğunu mu kocasını mı arıyormuş anlamadım. Bir de “Geldiğim yerde kraliçeyim, önemli biriyim” mi ne demiş. Kâğıda 4 lira yazmış, bunu istiyormuş. Fazlasını kesinlikle almıyormuş. Taksiciden öğrendiklerimiz.

O an Yahudi muhabbetiyle K. adına ve kendim de yardım edemediğime çok üzüldüm. O terslenmemden sonra moralim bozuldu. Kimseye güvenmiyordu ve sanırım onun için güvenilmeyecek kadar beyazdık. Gerçekten üzülmüştüm. Deli olduğuna inanmıyorum ve gerçekten problemi var bence. Umarım aradığı şeyi bulur ve huzura kavuşur.

Gezdik, tırmandık, tanıştık ve yedik… Doğa ve şehir hayatını iç içe yaşadık. Gündüz sıkıntılarımızı şehrin sessizliğine bıraktık. Her ne kadar gece de aynı sakinliğini korusa da her gece bara gidip içtik. Kafamıza göre şarkıyı değiştirdik. Türkülerle karaoke yaptık. Bunları yaşamak için çok şeye gerek yok. İki kafadar insan ve sadece bir çanta. Burada yemek, yatmak bedava…