close
Seyahat

Maden Adası macerası

En ilginç günlerimden biriydi benim için. Sanki komikli bir macera filmi içine girip de de bir türlü yolunu bulamayan şapşallar gibiydik. Her şey Maden Adası merakımızla başladı.

Bu başıboş sahipsiz adayı öğrenince ziyaret etmek istedik. Sahipsiz dediysem üzerinde insan yaşamı yok. Dünyanın toprağına birilerinin sahip olması da kadar çirkin zaten. Ayvalık’a geçtik. Adaya ayak basmak istiyorduk, haliyle tekne kiralamamız gerekiyordu. Sahildeki kaptanlarla konuştuk ama çok yüksek fiyat istiyorlardı hem de iskele olmadığı için yanaşamayacaklarını söylüyorlardı. Sonra haritadan bakınca Cunda Adası’na yakın olduğunu gördük ve Cunda’ya doğru yol aldık. Oraya vardığımızda Patriça Koyu’nun dibinde olduğunu, yüzerek ya da yürüyerek bile geçebileceğimizi söylediler. Pek algılayamadım o an bunu. Koyun dibine kadar gittiğimizde gerçekten çok yakın old2uğunu gördük ama denizden geçmek biraz beni ürküttü. O an Ayvalıktaki kaptanlara ayrıca da sinir oldum. Eminim bu yakınlığı biliyorlardı ve resmen para koparmak için bir şey demediler.

Nerenin ne kadar derin olduğunu kestiremiyorsun uzaktan. Hafif esinti de var. Ama tam ortaya bir masa koymuşlar sanki rakı keyfi gelin yapın diye. Yok yok, derinliği görün diye…

İlk etapta çıplak ayakla biraz ilerledik ama deniz kestanelerin olması nedeniyle hepimiz spor ayakkabılarıyla geçmek zorunda kaldık. Yavaş yavaş yürümeye başladık. Islanmak önemli değildi ama sırtımda çantam, elimde telefon ve fotoğraf makinesi olunca ekstra dikkatli olmak gerekiyordu. Bir düşsem eyvahlar olsun bana

Tam ortaya geldiniz mi su bileğinize kadar geliyor sadece. Çok ilginç gelmişti bana. Sanki denizin ortasında suyun üstünde yürüyebilen biri gibi hissettim. Karşı kıyıya yaklaşırken su bir anda çok derinleşti. Ama aletler zarar görmeden karşıya geçmeyi başardık.

Adanın içinden düz yürümeye başladık. Biz giderken üç kişi dönüyordu. Koyda yüzüp, keyfini sürmüşler. Koya yaklaşınca kocaman beyaz bir alan çıktı karşımıza. İnanılmazdı! Ve taşlar sıralı dizilmişti. Sanki uzaylılar gelmişte bir şeyler yapmış gibi. Çıplak ayakla üzerinde geçince o kadar yumuşaktı ki pamuk üzerinde geziyormuş hissi yaratıyordu. Sanırım daha önceden orası denizin altındaydı ve sonradan kuruma ile böyle bir hal oldu. Etrafında çok fazla börülce vardı. Dönüş yolunda biraz topladık, sonra afiyetle çiftlikte yedik.

Kıyılar çok kirliydi. Şişeler, denizin sürüklediği eşyalar… Neredeyse hiç ağaç yok ve bitki örtüsü bacakları çizen, acıtan dikenli bir türdü. Adanın tamamı bununla kaplıydı. Adanın tam tepesinde de eski bir taş yapı vardı ama içi dolu kule şeklindeydi. Ne olduğunu çözemedim. Çok eskiden buradan maden çıkartılıyormuş. Madenle alakalı olabilir. Oraya giden yolun bir tarafında eski yanmış bir binada var. Sadece duvarları duruyor.

Adanın diğer tarafındaki kıyıda ise çok daha çeşitli çöpler vardı. Patlak bir bot bile gördük. Ne yazık ki kötü insanlar, Yunanistan’a diye Maden Adası’na mültecileri bırakıyor. Korkunç gerçekten.

Güneş’in batışı, ah, mükemmeldi. Güneş tamamen batmadan kulenin olduğu noktadan geldiğimiz yeri bulmamız gerekiyordu. Biz yolu yarılayana kadar hava kararmıştı. Bitkiler ayaklarımızı mahvetmişti. İçimizden biri ayakkabısını kaybetmişti. Yanımızda yiyecek ve su yoktu. El fenerimiz bile yoktu ama sonradan sırt çantamda sürekli bulundurduğum fener aklıma geldi. Kullanmak kısmet olmadığı için aklıma gelmedi. Telefonların şarjları bitti. Hayatta kalma mücadelesine girmeye başladık. Aklıma gelen el feneri ile en sonunda doğru yolu bulduk. Karanlıkta denizi geçmek çok daha korkunçtu. Üstelik su biraz daha yükselmişti. Kazasız belasız başlangıç noktamıza tekrar vardık. Hemen kantaron yağı ile yanan bacaklarımız ferahlattık.

Çılgın bir gündü benim için. Sonlara doğru gerçekten de gerilsem de eğlenceliydi.

Facebook Yorumları
Tags : BalıkesirCunda AdasıDenizMaceraMaden AdasıSeyahat